2. Bölüm

 

Zihninde yankılanan sözlerle yataktan fırladı. Hızla yatağının yanındaki komodinin gözünü açtı. İçinden siyah kapaklı kalın defteri eline aldı. Kırık beyaz sayfalar arasında dolaşırken boş bir sayfada durdu parmakları. Sağ eliyle sayfayı tutarken sol eli kalem bulma telaşındaydı. Parmakları komodinin gözünde dolanıyordu. En sonunda aradığı kalemi bulmuştu. Hızla aklında kalan sözleri yazmaya başladı: “Sana sesleniyorum. Hapset, aaaa neydi, uyu,” dedi ve yarım yamalak bir şeyler karaladı sayfalara.

Birkaç saniye öylece kalakaldı. Gözlerini dahi kırpmamıştı. “Bu seferkini hatırlamıyorum,” diye kendi kendisine söylenmeye başladı. Sonrasında yazmaya ve söylenmeye devam etti: “Bir adam vardı. Bir de kadın hayır hayır! Tuhaf sihirli bir kadın! Büyücü ya da cadı da olabilir. Cadı! Sonra yeşil bir ışık…” durdu. Rüyasını hatırlamaya çalıştıkça başı ağrımaya başlamıştı. Defteri kapattı. Kendisini tuhaf hissediyordu. Rüyadan uyansa da hala bir yanı oradaydı. Sanki bu dünyayla rüyası arasında sıkışıp kalmıştı.

Defteri ve kalemi yerine bıraktı. Yavaşça kıvrıldı yatağın içine doğru. Yorganı ayağının altına alıp dizini karnına kadar çekti. Daha önce de tonlarca rüya görmüştü ama sanki bu farklıydı. Yaşanmış tonlarca anın sona ermesi gibiydi. Derin bir nefes alıp elini kalbine götürdü. Hızlı hızlı atan ritmi hissetti. Başının ağrımaya başlamasıyla zihnindeki düşünceleri durdurmaya çalıştı. Sakinleşebilmek ümidiyle gözlerini kapadı.

Bir anda çalan telefonun sesiyle irkildi. Göz kapaklarını birbirinden ayırdı. Eline telefonunu aldı ve açtı. “Neredesin,” dedi telefondaki ince ses. İlayda telefonu kulağından çekip saate baktı. Saat 10.48 idi. Her hafta cumartesi günü arkadaşı Hatice’yle birlikte sabah kahvaltılarını dışarıda yaparlardı. Nedense bunu unutmuştu. “Uyuyakalmışım,” dedi ve turuncuyla pembenin harmanladığı yorganı hızla üzerinden attı. Ayağa kalktı. Kısa süreliğe odadaki her şey hareket ediyor gibi geldi. Yavaşça yatağa geri oturdu. “Beş dakikaya evden çıkarım!”

“Bak beş dakika!” dedi Hatice.  “Beş dakika sonra ararım ve hala evdeysen kahvaltıyı sen ödersin. Üzerine bir de öğle yemeği ve akşam yemeğini de sana ödetirim!”

“Tamam, anlaştık ama cüzdanını kontrol etsen iyi olur. Çünkü hesabı sen ödeyeceksin,” dedi İlayda. Arkadaşıyla vedalaşıp telefonu kapattı. Birkaç saniye derin derin nefes aldı. Sonrasında yavaşça kalktı yataktan. Gardıroba doğru ilerledi. Kapağı açıp eline gelen ne varsa onu aldı. Hızlıca giyinip lavaboya ilerledi. Yüzüne hızlıca su atıp kuruladı. Gözleri aynadaki yansımasına dalınca gerçeklik kavramını birkaç saniyeliğine yitirdi. Şu an yatağa dönse hala uyuyacak kadar yorgun hissediyordu kendisini. Kafasını iki yana salladı. Hızlıca saçlarını toplayıp lavabodan çıktı.

Apartmanda çıktığı gibi yoldan geçen taksiyi durdurdu. Taksiye bindi. Şu anki zihniyle araba kullanabileceğini düşünmüyordu çünkü. Arkasına yaslanıp şoföre nereye gideceğini söyledi. O sırada Hatice yeniden aradı. Telefonu açmadı İlayda. Onun yerine şoföre yakalanmadan dilini dışarıya çıkardı. Arabanın camına doğru yaslanıp kendi fotoğrafını çekti. Çektiği fotoğrafı Hatice’ye gönderdi. Fotoğrafın altına “Kahvaltıyı ödemeye hazırlan!” yazdı.

Kısa bir yolculuğun ardından sonra araçtan indi. Kafeye doğru yürümeye başladı. Kafeye girer girmez, cam kenarında oturan arkadaşını gördü. Hatice kısa ve kahverengi saçlıydı. Gözleri gri ile mavinin büyüsü gibiydi. Biraz kısa ve balık etliydi. Üzerindeki pembe bluzla yanakları aynı renkteydi. Yüzü gülmeye başlayınca oldukça sevimli duruyordu.

Zaman ilerlemiş ve ikisi de kahvaltılarını yapmışlardı. İlayda’nın yorgunluğu geçmişti. Kendisini sabahkine göre daha enerjik hissediyordu fakat derinlerde bir yerde hala yorgundu ruhu. Dedikodu eşliğinde çaylarını yudumluyorlardı. Kısa bir süre sonra Hatice’nin telefonu çaldı. “Kim?” diye sordu İlayda.

Hatice telefonun ekranına baktı. “Numarayı tanımıyorum,” dedi. Telefonu açtı. “Alo! Evet benim. Aaa merhaba. Evet uzun zaman oldu! Bugün mü?” durdu. “Saat üçte müsait miyim?” dediğinde gözleri İlayda’yı buldu. İlayda olumlu anlamda kafa salladı.

“Evet müsaidim. Tamamdır, konumu atarsın. Sende! Hoşça kal,” dedi ve telefonu kapattı.

“Kimdi o?” dedi İlayda.

“Üniversiteden bir arkadaşım. Bugün birkaç kişi buluşacaklarmış beni de davet ettiler.”

***

Yaklaşık yarım saat daha uyumaya çalışmıştı Efe. Bir sağa bir sola dönüşlerinin ardından yataktan kalktı. Ayağa kalktığında afalladı bir an. Kulakları çınlamaya başladı. Sıkıca gözlerini yumdu. Birkaç saniye sonraysa eski haline döndü.

Adımlarını lavaboya doğru yönlendirdi. Elini yüzünü yıkadı. Havluyla yüzünü kuruladığında aynaya baktı birkaç saniyeliğine. Koyu kumral saçları yüzüne düşerken yeşile çalan kahve gözlerine baktı. Çenesini kaplayan sakalına dokundu. Babasına benzediğini düşündü. Elindeki havluyu yerine asarken derin bir nefes aldı. “Onun gibi değilsin!” dedi içindeki ses. “Ona benzesen de onun gibi değilsin!”

Aylak aylak mutfağa doğru ilerledi. Kahve tonlarına hakim mutfak dolaplarına, gri renkteki masaya ve buzdolabına baktı. Canı hiç de kahvaltı yapmak istemiyordu. Aslında bugün için yataktan dahi çıkmak istemiyordu.

Buzdolabına gitti. İçinden gördüğü bir paket sütü eline aldı. Ardından pencerenin önündeki boş saksıya doğru ilerledi. Beyninde çilek bitkisinin büyümesini düşledi. Saniyeler içinde boş saksıda birkaç tane iri ve kıpkırmızı çilek yetişmişti. Gördüğü ağız sulandıran çilekleri topladı.

Elindeki bir bardak çilekli sütle oturma odasına doğru ilerledi. Odaya vardığında kendisini birçok bitki karşılıyordu. Odanın köşesinde duran saksıda büyüyen sarmaşık, bir yolunu bulup tavanı ve yanındaki duvarı istila etmişti. Balkon kapısının yanındaysa mavi bir saksı duruyordu. Saksıda bir buketi andıran kalabalıkta papatyalar yer alıyordu. Papatya saksısının yanları küçük küçük yeşim taşlarıyla çevriliydi. Evin neredeyse her yanı bitkilerle doluydu. Odaların her yeri ormandan fırlamış bir tabloyu andırıyordu.

Kumandayı eline alıp hardal sarısı koltuğa uzandı. Koltuğun ucunda katlı halde bir battaniye duruyordu. Uzanıp battaniyeyi üzerine çekti. Çilekli sütünden bir yudum aldı ve televizyonu açtı. Google’a girip eski çizgi filmler arasında dolaşmaya başladı. Otuz dört yaşında olmasına rağmen ne zaman kendisini yorgun hissetse çizgi film izlerdi. O anlarda kendisini mutlu hissediyordu. Huzurlu anılarına geri dönüyordu. Yeniden çocuk oluyordu. Annesi ölmeden önce onunla yapardı bu aktiviteyi. Birlikte oturup saatlerce çizgi film izlerlerdi.

Bir anlığına geçmişe gidince gözlerinin ağrıdığını hissetti. Üzerinden yıllar geçmişti oysa. Yine de bazı acılar geçen yıllara rağmen dinmiyordu işte. Babası geldi aklına. Geldiği gibi de kafasını iki yana salladı bir anda. Onunla zihnini işgal etmek istemiyordu. Gerçi onun neye benzediği dahi unutmuştu aynaya bakmadığı zamanlarda.

En sonunda kumandadaki tuşlara basmaya karar verdi. Bugün için annesinin de çok sevdiği çizgi filmi izlemeye karar verdi: Tom ve Jerry…

***

Günün sonunda pubdan ayrılıp evine doğru yürüyordu Hatice. Yüzü asıktı. İlayda’yla birkaç saat önce ayrılmış ve diğer arkadaşlarıyla buluşmuştu. Bu buluşma kendisi için pek de iyi geçmemişti. “Keşke hiç gitmeseydim,” dedi içinden. Karşısında gördüğü kişiler oldukça değişmişti çünkü. Yüzlerindeki samimiyetsiz mimikler ve aşırı makyaj, giydikleri kıyafetler, konuştukları konular…

Sabahki keyfi uçup gitmişti. Kendisini biraz eksik, biraz geri kalmış hissediyordu. Bu zamana kadar ağzına bir damla bile alkol sürmemişti mesela. Yapma bebeğe benzeyen bir suratı yoktu ya da mankenleri aratmayacak bir vücudu… Pahalı markalardan alışveriş yapıp giyinmeyi de gereksiz buluyordu.

Başkalarının gözüne girmek için, onlara yaranmak için yaşamıyordu hayatını ama biraz yetersiz hissetmişti. Özellikle de otuz altı yaşında olmasına rağmen hala bekar ve ailesiyle yaşadığını söyleyince! İlla herkes evlenmek zorunda mıydı? Evlenmek için evlenmek ne kadar mantıklıydı mesela? Ya da insanın kendi ailesiyle kalması neden utanılacak bir şey olsun ki!

Hiç kimse mükemmel bir hayata sahip olmak zorunda değildi. Ya da mükemmel denen şey neydi? Ha bir de bu sözde mükemmel hayatın her mecrada paylaşılması vardı! Gerçekten sevdiğiniz bir hayat yaşıyorsanız neden insanları buna inandırmak için uğraşasınız?

Beynindeki düşüncelerle yürümeye devam etti. Sonbaharın esen rüzgarıyla birlikte üşümeye başlamıştı. Ellerini ceketinin cebine soktu. Kaldırımdan inip yola atladı bir anda. Karşıdan karşıya geçerken ne yoldaki arabaları ne de insanların bağırışlarını umursamamıştı. Transa girmişçesine etrafına bakmadan ilerlemeye devam ediyordu.

Eve vardığında anahtarlarını çantasından çıkardı. Apartmanın ikinci katında kaldığından dolayı asansörü kullanmayıp merdivenlere yöneldi. Eve girdiğindeyse bir şeylerin yanlış gittiğini hissetmişti.

İçeriye doğru attı adımlarını. Adını hatırlayamadığı bir çizgi filmin sesini duyuyordu. Oturma odasına vardığında hemen karşısında duran televizyona baktı. Televizyon açıktı. Sesini duyuyordu ama ne gördüğünü ne de duyduğunu idrak edebiliyordu. “Hatice! Gel kızım!” dediğini duydu babasının. Gözlerini televizyonun karşısındaki koltuğa çevirdi.

Koltukta annesi ve babası oturuyordu. Onları son gördüğünden daha genç görüyordu. Bu durum oldukça tuhafına gitmişti ama sonradan başka bir şeye verdi dikkatini. İkilinin aralarında küçük bir oğlan duruyordu. Oğlan, yaklaşık dört ila beş yaşlarındaydı. Hatice televizyonun önüne geçtiğinde tüm aile üyeleri gözlerini ona dikti.

“Anıl? Ablacım? Bu sen misin?” dedi Hatice. Oğlandan hiç ses çıkmamıştı. Sadece kahve gözleriyle ablasına baktı. Dudaklarını yukarıya kıvırıp gülümsedi. Bu sırada Hatice, Anıl’ın yanına gidip yere çömeldi. Elleriyle yavaşça kardeşinin yanağını okşadı.

“Elbette o kardeşin Anıl! Başka kim olacak?” dedi babası.

Annesi yana kaydı koltukta. “Gel,” dedi koltuğa vurarak. “Gel sen de aramıza otur!”

Hatice annesinin çağrısına uymadı. İki eliyle birden kardeşinin ellerini sarmaladı. “Sen buradasın!” dedi Hatice. Neredeyse hıçkırıklara boğularak ağlayacaktı. Ağlamamak için zor tuttu kendisini. Tuttuğu yaşlar, boğazına sıra sıra diziliyordu.

“Ben hep buradayım abla,” dedi Anıl.

“Hayır! Hayır! Değilsin!” derken bir damla yaş süzülmüştü yanağından aşağıya doğru.

“Ne diyorsun kızım!” dedi babası. “O senin kardeşin. O burada. Hepimiz buradayız. Sonsuza kadar beraberiz!”

“Benim mavi gözlü Anıl’ım,” deyip gözlerini kardeşine dikti Hatice. Kardeşinin mavi olması gereken kahve gözlerine baktı. Ayağa kalktı ve etrafına göz gezdirdi. Eşyaları görebiliyordu ama hiçbir ayrıntı yoktu. Mesela televizyon ünitesinin altında duran kitapların isimleri yazmıyordu. Ya da koltuk örtülerinin deseni yoktu, düz beyazdı. Halıya kaydı gözleri. Renkli çiçeklerden oluşması gereken halı, sadece soluk pembe renkteydi. Üzerinde hiçbir şekil yoktu.

“Rüyada mıyım? Oysa,” dedi ve durdu. Düşünmeye çalıştı. En son arkadaşlarıyla buluşmuştu. Uyuyor olması imkansızdı. Bir an için yolda giderken kaza geçirmiş olabileceğini düşündü.

“Rüyada değilsin! Sadece yorgunsun. O yüzden doğru düşünemiyorsun!” dedi Annesi.

“Bunlar gerçek değil! Benim kardeşim yıllar önce öldü!” diye devam etti. Gözünü yumdu sıkıca. Gözlerini yeniden açtığında karanlığın içinde buldu kendisini.

“Neredeyim ben?” diye sordu zihninde. Bir tur döndü etrafında. Bilinmezliğin içinde eline aldı telefonunu. Flaşı açıp önüne baktı. Etrafı kolaçan eden binalar dışında bir de çöp konteynırı vardı. Çıkmaz sokaktaydı ve bu yer ona hiç tanıdık gelmiyordu.

İşin tuhaf tarafı buraya nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Sanırsın kendisi değil de başka birisi onu buraya çekmişti. Beyni uyuşmuş ve ayakları kendi başına hareket etmişti. Arkasına döndü. Telefondan konum bilgilerine bakmak üzereydi ki birden ayak sesleri duydu. Paniğe kapıldı. Titremeye başladı. Ne de olsa son zamanlarda haberlerde duydukları pek insanlık işi değildi. Taciz, tecavüz, cinayet… Bu ihtimaller şu an şiddetle ürkmesine sebep oluyordu.

Bir anda ayak sesleri sona ermişti. Abarttığını düşündü, arkasında kimse yoktu çünkü. Sakince derin bir nefes aldı. Hızla yürüyüp sokaktan çıkmak için ilerlemeye başladı. Birkaç adımın ardından başının ağrıdığını hissetti. Önce şakaklarında sonra da kafasının her yerinde… İki elini birden başına koydu. İçindeki bir şey alev almışçasına çığlık atmayı arzuladı.

“Zeki kızmışsın,” dedi bir kadın. “Kim var orada!” diye bağırdı Hatice. Etrafına baktığında kimseyi görmedi. “Henüz seni kandıracak kadar güçlü değilim fakat yeterince güçlendiğimde…” dedi zihnindeki ses ve ardından bir kıkırdama duyuldu.

“Uyu,” diye bir ses duydu beyninde Hatice. Emindi sesi kulaklarında duymuyordu. Ses, zihnindeydi. Nasıl olduğunu bilmiyordu ama o ses beyninde yankılanıyordu. Geçen saniyelerde oldukça yorgun hissetti kendisini. Gözleri yavaşça kapanırken buna karşı koyacak gücü bulamıyordu benliğinde. Zihninde yankılanan son şey, “Senin için geleceğim,” oldu. Parmaklarının arasından telefon yere düşerken bir el, Hatice’yi yere düşmeden belinden tuttu.


© 2026 [Ülkü Şahsenem Yıldırım]. Bu eserin tüm yayın hakları yazara aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve paylaşılamaz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. Bölüm

3. Bölüm