3. Bölüm

 

İlayda çalan telefonun sesiyle elini komodinin üstünde gezdirdi. Odanın karanlık olmasından akşam olduğunu anlamıştı. “Saat kaç?” diye düşünürken uyuşmuş göz kapaklarını yarım yamalak ayırabildi birbirinden. Bir yandan esnerken bir yandan arayana baktı. Telefonun ekranında “Suna Teyze” yazılıydı.

“Hatice’nin annesi!” diye geçirdi içinden. Gözleri telefonda yazan saate kayarken, “Neden bu saatte arıyor?” diye düşündü. Saat, gece üçe yaklaşıyordu. “Kaç saattir uyuyorum ben?” dedi kendi kendine. Arkadaşından ayrıldıktan sonra gördüğü rüya hakkında saatlerce kafa yormuştu. Sonrasındaysa başı yeniden ağrımaya başlamıştı. Sanki birisi beyninin içinde koşuşturup duruyordu. Kafasının içinde bir şey sürekli, “Uyu!” diyordu. O da bir yerden sonra yenik düşmüştü bu dürtüye. Ağrıya daha fazla dayanamayıp bir ağrı kesici içmişti.

Şimdiyse uyuşan vücudunu esnetmeye çalışarak telefona cevap veriyordu: “Efendim Suna Teyze!”

“Kızım, rahatsız ediyorum bu saatte,” dedi Suna.

“Yok ne rahatsız etmesi! Önemli bir şey mi var?”

“Şey yavrum, Hatice sendemi kalacak bu gece diye soracaktım?”

“Hayır!” dedi İlayda yataktan fırlayarak. Yorganı yere düştüğünde üzerinde dışarıda giydiği kıyafetler duruyordu. Başının ağrısıyla kıyafetlerini değiştirmemişti. Olduğu gibi bırakmıştı kendisini yatağa. “Üniversiteden birkaç arkadaşıyla buluşacaktı ama buluşmaları bitmiştir,” dedi. Sonra düşündü. Buluşmaları saatler önce bitmiştir!

“Kaç defa aradım açmadı,” demesiyle birden ağlamaya başladı. Kızının başına kötü şeyler geldiğini hissetmişçesine ağlıyordu.

İlayda ne diyeceğini bilemezken, “Ağlama! Ağlama hayatım! Bir şey olmamıştır!  Koca kız o!” sesleri geliyordu telefondan. “Size geliyorum ardından polise gideriz!” dedi İlayda. Şu an yaşadıkları şey, Hatice’nin düşüreceği bir durum değildi.

“Tamam kızım,” dedi Hatice’nin babası Hamit. Belli etmek istemese de onun da sesi titriyordu. O da bir şeylerin ters gittiğini hissetmişti.

“En kısa zamanda oradayım!” dedi İlayda ve telefonu kapattı. Olayın şokuyla birkaç saniye ayakta dikildi. Hatice aklı başında bir insandı. Çantasında her zaman taşınabilir şarj cihazı taşırdı. Yani telefonunun şarjı bitmiş olamazdı. Geceyi başka bir yerde geçirecekse çok daha öncesinden ailesine haber verirdi.

Bir damla yaş aktı İlayda’nın gözünden. Umursamazca, elinin tersiyle sildi gözyaşını. “Belki de telefonunu kaybetmiştir,” diye düşündü lakin buna da bir ihtimal veremedi. Kesinlikle başına bir şeyler gelmişti. Bunu beyninden ziyade ruhu söylüyordu.

Gözlerini birkaç saniyeliğine kapadı. Zihnini Hatice’nin varlığına teslim etti. Aklında oluşan tek görüntü boşluktu. Koca bir boşluk…

Evden nasıl çıktığını, arabayı nasıl sürdüğünü… Suna’yla konuşmasından itibaren ne yaptığını adam akıllı hatırlamıyordu. Şu ansa arabayı durdurmuş ve Suna’yı arayıp gelmelerini söylemişti.  Telefonu kapatıp öylece bakakaldı. Hala gerçek değilmiş gibi hissediyordu yaşanılanları. Özellikle de karakola gidip kayıp başvurusu yaptıkları sırada…

Hatice’yle en son ne yaptıklarını anlatırken memurlara, ağlamamak için zor tutmuştu kendisini. “Gerçekten de kayıp başvurusu mu yapıyoruz!” diye isyan etti içinden. O kadar zor gelmişti ki arkadaşını son gördüğü halini anlatmak. Üzerindeki giysileri söylemek, en son ayrıldıklarında Hatice’nin ruh halini sile getirmek… En acısı da içindeki susmak bilmeyen sesi bastırmaya çalışmaktı.

“Henüz ölmedi!” diyordu içinden kendisini teselli etmek istercesine. “Sadece kayıp. Sadece kayıp,” diye defalarca tekrarladı.

Karakoldan çıkıp Hatice’nin ailesini eve bıraktığında birkaç sokak ilerleyip arabayı durdurdu. Kafasını arkasına yasladı. Dediği tek şey: “Neden seni hissedemiyorum?” idi. Ona dair bütün anılar son bulmuş gibiydi. 

***

Zaman zar zor olsa da geçmeyi başarmıştı. Dört gün geçmişti Hatice’nin kaybının ardından. Her geçen saniyeyle Hatice’nin ailesinin umutları da yavaş yavaş tükeniyordu. Ve bu umut çalan bir telefonla sona ermekteydi. İlayda’nınsa hiç ümidi yoktu zaten. Sadece gerçekleri kendisine söylemekten kaçınıyordu.

Arayan memur, Hamit’e ormanda bir kadın cesedi bulunduğunu söylemişti. O an ne Hamit ne de Suna ayakta durabilecek vaziyetteydi. Nerdeyse Suna yere düşecekti ama son anda onu İlayda tutmuştu. Hamit ise duvardan destek alarak düşmeden durabiliyordu. O da çok geçmeden koltuğa oturmuştu.

***

Hastane koridorunda, sandalyede oturuyordu İlayda. Dirseklerini dizlerinin üzerine koymuş, ellerini dudaklarını kapatacak şekilde birleştirmişti. Sinirden ne yapacağını bilemiyordu. Bir anda elleri, günlerdir yıkamaya zaman bulamadığı saçlarına gitti. Tuttu o tutamları. Parmaklarının arasındaki saçlarını aşağıya doğru çekmek istedi. Duramıyordu yerinde! Birden ayağa kalktı ve ortalıkta yürümeye başladı. “O olmasın!” diyordu. “Lütfen o olmasın!” derken ağlamaya başladı. İleriye doğru gidip kafasını duvara yasladı. “O, Hatice olmasa bile onun öldüğünü biliyorsun!” dedi içindeki ses.

Kendi nefes alışverişlerini dinlerken duydu o sesi. O hiçbir kelimenin anlatamayacağı acı dolu çığlıkları duydu. Öyle çığlılardı ki bunlar: Şayet sesler boya olsaydı, bıçak darbesiyle tabloyu ikiye ayırırdı.

O an, gerçeği kendisinden daha fazla saklayamayacağını biliyordu. Arkadaşı ölmüştü. Suna ve Hamit’in teşhis ettiği kadın cesedi Hatice’ye aitti. O ışık saçan gözleri, mutluluk barındıran gülümsemeyi; kısacası Hatice’yi bir daha asla göremeyecekti.

***

Efe yavaş adımlarla cesedin yattığı otopsi masasına doğru ilerledi. Karşısındaki çıplak kadın cesedini baştan aşağıya incelemeye başladı gözleriyle, yüzü hariç. Cesetlerle karşılaştığı ilk günden beri onların yüzüne bakmıyordu. Ne zaman cesetlerin suratına baksa onlarla bir bağ kurduğunu hissediyordu. Sonrasında eline neşteri alıp kurbanları incelemek oldukça zor geliyordu bünyesine.

Gözleri kurbanın üzerinde gezerken vücudundaki derin kesiklerin üzerinde durdu göz bebekleri. Aynı derin yaradan sekiz tane bulunuyordu. Aynı veya benzer suç aletiyle açılmıştı bu izler. Biraz daha yakından bakıncaysa bunların bıçak darbeleri olmadığı kendisini belli ediyordu. İlk izlenimi bıçaktan daha kalın ama kesici bir aletin kadının bedenine saplandığıydı. Kadının el ve ayak bileklerine baktığındaysa; kadının bu noktalardan iple bir yere bağlandığı açıkça belli oluyordu. Beyazlamış tendeki morluklar her şeyi haykırıyordu.

Derin düşünceler arasında kalakalmışken birisinin kendisine seslendiğini duydu. Arkasına döndüğünde ellili yaşlardaki Şebnem’i gördü. Kısa gri saçlarını arkadan bağlamış ve kafasına mavi bonesini takmıştı. Yüzünde hoş bir gülümseme vardı ama gülümsemesi cesedi görünce sönmüştü. “Öldürülen bir kadın daha ha?”

Çok geçmeden ikisi birlikte kurbanı incelmeye başladılar. Aradan geçen vakit içerisinde, “Çift ağızlı bıçak darbelerine benziyor! Biraz uzun ve enli bir bıçakmış!” dedi Şebnem.

“Hançer!” dedi Efe bir anda. Gözler kapaklarını dahi kırpmadan kurbanın üzerindeki yaralara bakıyordu.

“Hançer fikri gayet mantıklı!” Biraz daha kurbanın yaralarını inceledi kadın.  “Katilin anatomi bilgisi oldukça iyiymiş! Hançeri sapladığı yerler kadına oldukça acı vermiştir! Darbeler hiçbir hayati organa denk gelmemiş! Bunun şans eseri olması pek mümkün değil! Belki de cinayeti işleyen kişi bir cerrahtır!”

Efe en sonunda kaçırdığı gözlerini cesedin yüzüne yönlendirdi. Çürümeye yüz tutmuş beden içinde en sağlam yer, yüzüydü. Ve bu yüze bakınca sabahki duyduğu çığlıklar aklına geldi. Kadının annesinin yakarışlarını koridorun sonundan duymuştu. Şimdiyse kadının yüzüne bakınca… İçinde bir yerde bir ağrı hissetmişti. Neyse ki bugünlük mesainin sonuna gelmişti.

“Kalan işleri ben hallederim sen istiyorsan gidebilirsin!” dedi Şebnem. Karşısındaki oğlanın biraz temiz havaya ihtiyacı olduğunu düşündü. Efe’yse cesedin suratına bakmaya devam ediyordu.

“Efe!” dedi kadın. Bir an için Efe’nin, ölen kadını tanıdığını düşündü. Çünkü yıllardan beridir Efe’yle çalışıyordu ve onun ilk defa bu şekilde dalıp gittiğini görmüştü. Oğlanın garip davranışlarına aşina olsa dahi bu seferkini oldukça garipsemişti.

“Adı ne?” dedi birden Efe.

“Hatice,” dedi Şebnem. İster istemez, “Onu tanıyor musun?” diye ekleme ihtiyacı hissetmişti.

“Hayır.”

Şebnem duyduğu cevaptan tatmin olmamış gibiydi. “Bak Efe, onu tanıyorsan bunu saklama! Seninle iki gün önce tanışmadık tamam mı! Belki eski sevgilindir veya eski bir arkadaşındır,” derken Şebnem, Efe onun sözlerini böldü: “Hayır. Daha öncesinde onunla hiç tanışmadım ama,” dedi ve durdu.

“Ama ne?”

Efe aklındaki düşünceleri biraz kurcaladı. O da neden böyle garip hissettiğini bilmiyordu fakat şu an bakarken ölü bedene, yakın bir arkadaşını kaybetmişçesine üzülmüştü. “Boş ver! Sanırım,” dedi ve durdu. Söylenebilecek bir kelime dahi gelmedi aklına.

Şebnem karşısında duran yorgun gözlere baktı. “Yıllık izine çıkmış mıydın?”

“Hayır.”

“En kısa zamanda çık bence.” 

***

Üzerindeki battaniyeyi yavaşça üzerinden attı İlayda. Uzandığı koltukta doğruldu ve oturma odasındaki karanlığa baktı öylece. Ayaklarını sessizce yere koydu. Arkadaşı kaybolduğundan beri Hatice’nin ailesiyle kalıyordu. Önceleri onlara destek olmaya çalışıyordu. Sonrasındaysa taziyeye gelenlerle ilgilenmişti. İki gün önce de arkadaşını toprağa emanet etmişti.

Hala inanamıyordu olanlara ama gerçekler inançlarla ilgili değildi. Bugün herkes çıkıp sokağa dünya düzdür diye bağırsa hiçbir şey dünyanın şeklini değiştiremezdi. İnanıp inanmaman gerçeği değiştirmezdi.

Duvarda tik tak sesleri çıkaran saate baktı. Üçü beş geçiyordu, karanlıkta gördüğü kadarıyla. Öğlene doğru artık kendi evine geçecekti. Suna’yı ve Hamit’i arada bir ziyaret edecekti lakin şimdilik veda vakti gelmişti. Tabi bu veda, sadece onlara karşı değildi ama… Düşünceler beyin kıvrımlarında ilerledikçe başının yandığını hissediyordu. O yüzden düşünme eylemine ara vermeye karar verdi, ne kadar yapabilecekse!

Beynini durdurunca kalbi söz sahibi olmaya başladı bedeninde. Ayakları, Suna ve Hamit’in yapamadığını yaptı. Hatice’nin odasına doğru yola koyuldu. Kapıyı açarken ki sessizlik yüreğini dağlıyordu. Kapıyı birkaç santim hareket ettirince istemsizce durdu. Bugünden beridir soluk duran kalbinin sertçe attığını hissetti. Evin içi sıcacık olmasına rağmen vücuduna aniden bir titreme geldi. Ve yavaşça kapıyı ittirmeye devam etti.

Kapıyı boydan boya açtı. Sol eliyle anahtara bastığında oda aydınlanmaya başladı. Çiçekli ve beyaz bir halı, pembe yatak örtüsü, beyaz gardırop ve aynı renkteki çalışma masası… Gözlerini eşyalardan çekti ve duvardaki fotoğraflara baktı. Hepsi çerçeveli tonlarca fotoğraf arasından gözleri üniversite mezuniyet fotoğrafına kaydı.

Fotoğrafı eline aldı. Önce yatağa oturacaktı ama vazgeçti. Yere oturup bacaklarını birbirine kenetledi. Fotoğrafta Hatice pembe bir elbise giymişti. Üzerinde cübbesi ve başındaysa kepi vardı. Hemen yanında mavi bir elbise içerisinde İlayda duruyordu. İkisi de komik bir yüz ifadesiyle çektirmişti bu fotoğrafı.

“O gün ne eğlenmiştik!” dedi karşısında birisi varmışçasına. Hatta kendi sözlerinden sonra etraftaki sessizliği garipsemişti. Bir cevap beklemişti adeta ama ses soluk çıkmamıştı odadan. Bu yüzden fotoğrafı göz hizasından aşağıya indirmişti. Sonrasında odadaki sessizliğe bakmıştı. “O öldü,” diye hatırlatma gereksinimi duydu kendisine.

Gözlerinden akan birkaç damla yaşı daha fazla tutamadı ruhu. Birbiri ardına sıralandı gözyaşları. Oysa onunla birlikte gülmeyi seviyordu hayata. Fotoğrafı kenara bırakıp kollarıyla kendisini sarmaladı İlayda.

Yaşları soğumaya yüz tutunca oturduğu yerden kalktı. İlk işi fotoğrafı duvardaki yerine asmak oldu. Fotoğrafı elinden bıraksa dahi gözleri hala oradaydı. Kızarmış gözleri, Hatice’nin ışıldayan gözlerine bakıyordu. “Katili bulacağım!” dedi İlayda. “Onu bulup kendi ellerimle öldüreceğim!”



© 2026 [Ülkü Şahsenem Yıldırım]. Bu eserin tüm yayın hakları yazara aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve paylaşılamaz.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. Bölüm

2. Bölüm